Politika
(2 sonuç bulundu)
Trump, ICE Minnesota operasyonu planlarken Somalililerin ABD'de olmasını istemiyor
ABD Başkanı Donald Trump, Somalili göçmenlerin ABD'de olmalarını istemediğini söyleyerek, gazetecilere "geldikleri yere geri gitmeliler" ve "ülkeleri bir nedenle iyi değil" dedi. Onun küçümseyici yorumları, göçmenlik makamlarının Minnesota'nın büyük Somali topluluğunda bir yaptırım operasyonu planladığı bildirildiği sırada geldi. Buna yanıt olarak, Somali Başbakanı Trump'ın yorumlarına önem vermeyeceğini ve onların görmezden gelinmesi gerektiğini önerdi.
- 12/14/2025
- Politika

BAE, ABD ile yakın kalırken ona karşı temkinli davranıyor
Uzmanlara göre, BAE'nin Çin ile bağları ve Sudan ile Yemen'e yaklaşımı, ABD ile ilişkileri bozmadı. Birleşik Arap Emirlikleri, Washington ile iyi ilişkilerinden faydalanarak yapay zeka çipleri alıyor ve Yemen'den Sudan'a kadar ABD'nin diğer Arap ortaklarıyla çatışmaya girdiği bölgelerde kendini güçlü bir şekilde gösteriyor.
- 12/12/2025
- Politika
Röportajlar
NATO'da denge arayışı: ABD-Avrupa ilişkileri ve Türkiye’nin rolü
Almanya Savunma Bakanlığı Yönetim Ekibi Eski Başkanı ve Münih Güvenlik Konferansı Kıdemli Uzmanı Nico Lange, transatlantik ilişkilerde yaşanan dönüşümü, Donald Trump’ın ABD başkanlığına dönüşünün Avrupa güvenlik mimarisi üzerindeki etkilerini ve Türkiye’nin bu yeni stratejik denklemdeki kilit rolünü anlattı.
"Trump yönetimi Avrupa'nın ihtiyacı olan şok etkisini sağladı"N
2025 Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in konuşmaları, Washington’ın transatlantik müttefiklerinden uzaklaştığını simgeleyen bir mesaj olarak değerlendirildi. Peki bu tablo karşısında, Donald Trump’ın yeniden ABD başkanlığına gelmesi Avrupa’nın stratejik önceliklerini nasıl şekillendirdi?
Lange: Avrupa’nın ABD’ye olan ihtiyacı sürüyor. Almanya ve NATO içindeki Avrupalı ülkeler açısından, Washington’la sağlıklı ilişkiler yürütmek stratejik bir çıkar meselesi. Bu nedenle, ABD’de yapılan açıklamalara ya da dile getirilen söylemlere her zaman katılmasak da soğukkanlı kalmak ve iş birliğini sürdürmek bizim için hala önemli. Ancak burada dikkati çekici bir değişim var. Münih Güvenlik Konferansı öncesinde Avrupa’da genel kanı, NATO içindeki Avrupalı ülkelerin savunma harcamalarını artıracağı ve bu kaynakların büyük bölümünün ABD’ye yönlendirileceği yönündeydi. Konferans sonrasında ise yeni bir eğilim ortaya çıktı, Avrupa ülkeleri savunmaya daha fazla bütçe ayırma konusunda fikir değiştirmediler ancak bu bütçeyi ABD’ye değil, kendi içinde tutma yönünde güçlü bir irade oluşmuş durumda.
ABD savunma sanayisi açısından bakıldığında, JD Vance’in çıkışı Amerikan çıkarlarına hizmet eden bir hamle olmadı. Ancak NATO içindeki Avrupalı müttefiklerin güçlenmesi perspektifinden değerlendirildiğinde, Avrupalıların kendilerini toparlayabilmesi için zaman zaman dışarıdan bir şoka ihtiyaç duydukları biliniyor. Görünen o ki, Trump yönetimi şu anki yapısıyla bu dış şok etkisini Avrupa’ya sağlamış durumda.
"Avrupa ordusu fikri gerçekçi değil"
Avrupa ordusu kurulmasına yönelik tartışmalar son dönemde yeniden hız kazandı. Peki, bu yöndeki öneriler gerçekten somut kurumsal adımlara mı dayanıyor, yoksa daha çok siyasi söylemden mi ibaret? Avrupa gerçekten birleşik bir ordu kurma hedefi mi güdüyor, yoksa asıl amaç ABD’yi NATO içinde tutmaya yönelik stratejik bir manevra mı?
Bana göre Avrupa ordusu fikri, hiçbir somut adım atmadan güzel bir tablo çizmek isteyen siyasi aktörler tarafından dile getiriliyor. Gerçekte gördüğümüz şey ise NATO üyesi Avrupa ülkelerinin kendi ulusal ordularını, savunma sanayilerini ve askeri teknolojilerini güçlendirdiği yönünde. Bu da son derece önemli bir gelişme yani Avrupa’daki NATO üyeleri gerçek anlamda güç kazanıyor.
Aynı zamanda, ABD’nin Avrupa’da kalmasını sağlamak için yoğun çaba gösteriyorlar. Ancak bu çaba, Avrupa ordusu kurmakla doğrudan ilişkili değil. Avrupa Birliği’nin savunma alanında aktif olacağına ve birleşik bir Avrupa ordusu kuracağına dair romantik bir anlayış var fakat bu ne sahadaki gerçeklikle örtüşüyor ne de somut sonuçlar üretiyor. Özetle, Avrupalı NATO üyeleri giderek daha güçlü hale geliyor ve ABD ile yakın işbirliği sürdürmek onların hala temel çıkarlarından biri. Bu noktada bir başka önemli unsur daha var; güçlenen bu Avrupa ülkeleri, aynı zamanda NATO müttefiki Türkiye ile de stratejik iş birliğini derinleştirme konusunda güçlü bir iradeye sahip.
"Türkiye, Avrupa ülkelerinin zorlandığı alanlarda aşama kaydetti"
Avrupa, güvenlik mimarisini yeniden şekillendiriyor. Bu süreçte Türkiye nasıl bir rol oynayabilir? Yeni bir Avrupa güvenlik vizyonunun inşasında Türkiye’nin katkısı hangi çerçeveler ve hangi mekanizmalar üzerinden mümkün olabilir?
Her şeyden önce, Almanya ve NATO’daki tüm Avrupalı ülkeler açısından Türkiye ile mümkün olan en iyi düzeyde iş birliği yürütmek hayati bir çıkar meselesidir. Bu çıkarı savunmak gerek. Türkiye’deki yönetimin her zaman tüm adımlarına katılmasak bile bu durum, iş birliğinin sürdürülmesinin daha büyük ve öncelikli bir stratejik menfaat olduğu gerçeğini değiştirmez. Somut olarak bakıldığında, en acil ve öncelikli mesele, Türkiye’nin Rusya ile Ukrayna arasında yürütülebilecek olası müzakerelerde etkin şekilde rol almasıdır. Bunun ötesinde, özellikle Ukrayna’da muhtemel bir ateşkes sonrasında hem bölge ülkeleri hem de Avrupa’nın uzun vadeli güvenliği açısından Karadeniz’in istikrarı büyük önem taşıyor. Bu nedenle, Türkiye ile Karadeniz güvenliği konusunda kurulacak iş birliği, Avrupa’nın stratejik çıkarları açısından kritik bir alan olarak öne çıkıyor.
İkinci olarak vurgulamak istediğim alan, güvenliğimiz açısından hayati önem taşıyan sanayi ve teknoloji ortaklıklar. Türkiye, birçok alanda kayda değer ilerlemeler kaydetti: insansız hava araçları, otonom sistemler, yapay zeka destekli komuta-kontrol çözümleri ve özellikle de seri üretim kapasitesi gibi. Buna karşın pek çok Avrupa ülkesi hala bu alanlarda ciddi zorluklarla karşı karşıya. Bu nedenle, Türkiye ile bu teknolojik alanlarda güçlü bir iş birliği potansiyeli görüyorum. Türkiye’nin Eurofighter savaş uçaklarını tedarik etmesi bu iş birliğinin somut ve olumlu bir örneği. Ancak bunun ötesine geçerek, güvenliğimiz için daha fazla sayıda pratik, teknolojik ve endüstriyel iş birliğine ihtiyaç duyuyoruz. Özellikle otonom sistemler, deniz gözetleme teknolojileri, denizaltı altyapısının korunması ve su altı kablolarının güvenliği gibi alanlar, Türkiye ile birlikte çalışmamız gereken kritik başlıklar.
Üçüncü ve son olarak üzerinde durulması gereken nokta, Türkiye ile siyasi iş birliği. Bu iş birliği, aynı zamanda Almanya’nın yoğun göç aldığı bölgelerin istikrara kavuşturulmasına yönelik daha geniş bir tartışmanın da kapısını aralıyor. Almanya’nın göç politikası dönüşüm sürecinde, ancak bu dönüşümün başarılı olabilmesi, büyük ölçüde Almanya ile Türkiye arasında güvenlik alanında kurulacak yapıcı ve sürdürülebilir iş birliğine bağlı.
"Diplomatik görüşmelerin merkezinde Türkiye var"
Scholz hükümeti ile Merz hükümeti arasında Türkiye’ye yönelik ideolojik ve pratik yaklaşımlar bakımından hangi temel farklar öne çıkıyor?
Uzun yıllar sonra Almanya’da dışişleri bakanının ilk kez başbakanla aynı partiden geldiği Merz hükümetinin, Türkiye ile daha çıkar temelli bir politika izlemeye eğilimli olduğunu düşünüyorum. Bu da daha önce belirttiğim gibi iki ülke arasında kapsamlı ve uzun vadeli iş birliğini stratejik bir çıkar olarak görme anlayışına dayanıyor. Elbette, liderler arasındaki kişisel ilişkilerin nasıl gelişeceğini önceden öngörmek kolay değil. Bu nedenle, Başbakan Merz ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nasıl bir ilişki kuracağını hep birlikte zamanla göreceğiz. Türkiye’nin, Friedrich Merz’in başbakanlığı döneminde öncelikli olarak ziyaret etmeyi planladığı ülkeler arasında yer aldığına hiç şüphem yok. Bu sürecin sağlıklı ilerlemesi için her iki tarafta da iyi niyetin bulunduğunu düşünüyorum. Ancak liderler arasındaki kişisel kimyanın nasıl şekilleneceği, hala bir soru işareti.
Türkiye’nin, Rusya-Ukrayna müzakerelerine ev sahipliği yapan bir platform oluşturduğunu daha önce de ifade etmiştim. Almanya’nın, bu platformun sürdürülmesi ve diyaloğun kesintiye uğramadan devam etmesi için Türkiye’ye perde arkasında her türlü desteği vermeye hazır olduğu kanaatindeyim. Türkiye’nin bu tür diplomatik görüşmelerin merkezi konumunda olmasına Almanya’nın da ciddi biçimde önem verdiği görülüyor.
Eminim her iki ülkenin dışişleri bakanı da yakında bir araya gelecek. 24-25 Haziran'daki NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi döneminde Almanya ve Türkiye arasında yoğun istişareler yürütüleceği gibi muhtemelen Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve Türkiye arasında da dörtlü temaslar gerçekleşir. 24-25 Haziran'da Lahey'de gerçekleşecek toplantı yalnızca Avrupalılar ile transatlantik kesim arasındaki bir ortaklık sinyali olmamalı. Aynı zamanda NATO’nun Avrupa’daki ortaklarının, Türkiye ile birlikte, Avrupa güvenliği konusunda yakın iş birliği içinde olduklarını da göstermeliyiz.
Gazze Mahkemesi Başkanı Falk: Batı'nın Gazze soykırımına verdiği tepki uluslararası hukuka ilişkin ahlaki ikiyüzlülüktür
Dünyanın önde gelen uluslararası hukuk profesörlerinden Falk, İsrail'in Gazze'de işlediği savaş suçlarını araştırmak üzere kurulan küresel ve bağımsız girişim Gazze Mahkemesinin İstanbul'da düzenlenen nihai oturumuna katıldı.
- Gazze Mahkemesinde İsrail'in Gazze'de işlediği soykırımın ve ihlallerin tanıkları dinlendi
- "Gazze Mahkemesi: Nihai Oturum"unda "Kanıt" sergisi açıldı
Falk, İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım karşısında Birleşmiş Milletler’in (BM) yaklaşımının sorgulanması, Batılı devletlerin Ukrayna ve Gazze halklarına karşı çifte standartlı tutumu, Gazze’nin Akdeniz’deki stratejik konumu ve altyapı zenginliği, Tel Aviv hükümetinin 1960’larda Süveyş Kanalı’na alternatif olarak önerdiği Ben Gurion Kanalı Projesi hayali, İsrail’in "eşit düzeyli" bir Filistin Devleti’ni kabul sorunu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "Dünya 5’ten büyüktür" vizyonu gibi konularda muhabirin sorularını yanıtladı.
Gazze Mahkemesi nasıl bir misyon icra ediyor? Bu inisiyatifi, İsrail'in işlediği soykırıma karşı verilen diğer mücadelelerden ayıran yönleri nelerdir?
Gazze Halk Mahkemesinin son oturumunun çok zorlu çifte görevi var. Birincisi, son iki yıldır yaşanan soykırımı ifşa etmek ve Gazze'deki Filistinli nüfusa dayatılan acıların kapsamlı bir görüntüsünü sunmak. İkincisi, ateşkesin kabul edilmesi ve Gazze'nin geleceğinin İsrail yanlısı bir şekilde ve İsrail'in değişmeyen temel hedefi doğrultusunda şekillendirilmesine yol açan kusurlu yöntemlerin düzeltilmesi veya açıklığa kavuşturulmasıdır. İsrail'in temel hedefi, Filistinlilerin siyasi kimliğini ve direnişini ortadan kaldırarak ve Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze'deki Filistin topraklarını İsrail'in toprak egemenliğine katarak çatışmayı sona erdirmektir. Siyonistlerin nihai oyunu olan Büyük İsrail'e ulaşmaktan kastedilen de çoğunlukla budur. Mümkün olduğunca net bir analiz geliştirmeye çalışıyor ve filo gibi sivil toplum dayanışma girişimleri, BM Özel Raportörlerinin raporları, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) görüşlerine saygı gibi konularda sürekli eylem çağrısında bulunuyoruz. Dolayısıyla, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı için verdiği mücadelenin sona ermediği, devam ettiği ve müzakereden değil ültimatomdan doğan bir tür (ABD Başkanı Donald) Trump diplomasisiyle aldatılmaya çalışıldığı yönünde nihai bir imaj yansıtmak istiyoruz. Ancak Hamas'a esir takası karşılığında ateşkesi kabul etmesi için 72 saat süre verildi ve Hamas soykırım failini ödüllendiren bu tehdit diplomasisini kabul etti. (Bu durum) İsrail'i işlediği suçlar nedeniyle ödüllendirilen ve bu süre zarfında aşırı mağduriyet yaşamalarına rağmen Filistinlileri ise daha da cezalandırılan bir konuma sokuyor. İşte bu bağlamda dünya kamuoyuna ulaşmak ve meşruiyet savaşı olarak adlandırdığım bu savaşta Filistin halkının zaferini güçlendirmek istiyoruz. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana sömürgecilik karşıtı mücadelelerde genel olarak hakim olan meşruiyet ve ahlakla ilgili sembolik güç politikalarının savaşıdır. Bu nedenle, Filistinlilerin meşruiyet savaşındaki bu zaferine sembolik bir katkı olarak, bu uzun yüzyıllık mücadelenin adil bir şekilde sonuçlanmasına dair umutlarımızı ortaya koyuyoruz.
Narin bir ateşkes süreci var. Ancak İsrail hükümetinin bölgedeki aşırılıkçı politikaları sürüyor. Gözler BM'yi arıyor ancak ona güven büyük ölçüde kaybedildi. BM özelinde uluslararası sistemde nasıl bir dönüşüme ihtiyaç var?
BM'nin, 1945'te İkinci Dünya Savaşı'nı kazananlar tarafından kurulduğunu hatırlamanız gerek. Küresel güvenlik ve savaş-barış politikalarının, veto hakkına sahip Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin jeopolitik üstünlüğüne tabi tutulacağı iki kademeli bir sistem kurdular. Bu üst katmanı. İkinci katmanı ise "Güvenlik Konseyi daimi üyesi olmayanlara uygulanacak devletlerin eşitliği, (BM) Şartı ve uluslararası hukuka saygı" kısmı. Bu durum, 'Nasıl bir organizasyon oluşturdunuz?' sorusu sorulan Meksikalı bir delege tarafından açıklandı. O (Delege), 'Kaplanların serbestçe gezdiği, farelerin denetlendiği bir organizasyon kurduk.' dedi. Bu, dünyanın ihtiyacı olanın tam tersi. İhtiyaç duyulan şey, kaplanların denetlenmesi ve farelerin istediklerini yapmasıdır. Böylesi bir reform, aşağıdan, sivil toplumdan, çok güçlü ve ısrarcı bir hareket olmadan gerçekleşemeyecek bir reform. Jeopolitik aktörlerin elit kesimi olan Çin, Rusya ve ABD reform istemiyor. Onlar, jeopolitikanın üstünlüğünün devam etmesini istiyorlar. Bu devam ederse BM, gelecekte de Gazze'de yaptığı gibi hareket edecek. Tüm beklentiler, BM'nin bu tür durumlarda başarısız olmak için kurulduğunu anlamayan birçok insanın gözünü açan hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktır. (BM), beş daimi üyenin stratejik çıkarlarına müdahale etmeyeceği şekilde oluşturuldu. Bu durum, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, temelde BM'nin olduğu haliyle barışı koruyamayacağı ya da küresel güvenliği desteklemeyeceği mesajını taşıyan 'Dünya 5'ten büyüktür' uyarısını hatırlatır nitelikte. Gazze'de UAD'nin önemli kararlar verdiği, ancak Güvenlik Konseyi'nin işbirliği olmadan bunları uygulayamadığı örneği var. Bu yüzden yapı içinde inşa edilmiş, uygulamada ve hesap verilebilirlikte bir boşluk var. Bu yapı değiştirilmedikçe BM, ABD, Çin ya da Rusya'ya karşı etkili mücadele başlatamaz. ABD, kalıcı beş üyenin öncelikli üyesi. ABD, zaman zaman, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlamasıyla BM'yi, jeopolitik düşmanına karşı siyaset enstrümanına dönüştürmeye çabaladı. (ABD) BM'nin, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırılarını kınayan ve Çin'in Tayvan'a saldırmaması için uyaran güçlü Genel Kurul kararlarını kabul etmesini sağladı. Bu Batı ya da dünya tarafından tam olarak anlaşılmıyor. Bu, BM Şartı'nın başında gelecek nesilleri savaştan kurtarma konusunda dünya halkına söz verdiği kolektif kuruluşa ihtiyaç duyan insanlığın geleceği için ciddi bir zorluk teşkil ediyor. BM bu sözleri ve vaatleri verdi ancak uygulamada zayıf kaldı."
İsrail başından bu yana ateşkesi birçok kez bozdu. Son günlerde de bunun fırsatını kollayan saldırıları var. İsrail, işgal altındaki Batı Şeria'da Filistinlilerin gasbedilen topraklarını ilhak etmeye hazırlanıyor. Bu süreç İsrail'e indirgenebilecek bir mesele mi?
İsrail, eşit bir Filistin devletinin kurulması konusunda Filistinlilerle bir uzlaşmaya hazır değil. Bunu yapmayı reddediyor. Aynı zamanda, müttefiki olan ABD'nin, bu diplomatik çerçevesini kabul etmesi yönünde bir baskı altında. Ancak, istediği zaman bu çerçeveyi bozma yetkisini de elinde tutuyor. Yani bu diplomatik girişime uyuyormuş gibi davranmak ve Filistinlilerin siyasi kimliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelen ve esas hedefi olan 'Büyük İsrail'i kurmaya odaklanmak arasında bir tür denge kurmaya çalışıyor. Bu gerilim kafa karışıklığına neden oluyor çünkü bir yanda ateşkes ve 20 maddelik plan var, diğer yanda ise İsrail, Filistin direnişinin geri kalanını kontrol edip Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze'de toprak egemenliği elde etmeye çalışıyor. Gazze, son on yılda açık deniz doğal gaz yatakları ve İsrail hükümetinin Gazze’den geçerek gelecekte Süveyş Kanalı'na alternatif olacak Ben Gurion Kanalı için bir mimari plan hazırlaması nedeniyle daha da önemli hale geldi. Bu nedenle Gazze'nin sadece İsrail için değil, Batı için de birdenbire çok daha önemli hale gelmesinin stratejik nedenleri var. Ve bunu sadece İsrail-Filistin sorunu olarak değil, Samuel Huntington'ın Soğuk Savaş'tan sonra medeniyetler çatışması yaşanacağı yönündeki öngörüsünde belirttiği gibi, Batı ile İslam dünyası arasındaki çatışma olarak görmek faydalı olacak. Bizim deneyimlediğimiz şey, stratejik konumu ve enerji rezervleri nedeniyle bölgede bir dereceye kadar hegemonyasını sürdürmek isteyen Batı'nın, bu sömürge sonrası düzene yönelik her türlü direnişi etkisiz hale getirecek bir tür köprü başı olarak İsrail'i desteklemesidir.
Mahkemenin yargısal profesyonelliği hedeflese de tarafsız olmadığı ve konuya tarafsızlık veya masumiyet ilkesi ile yaklaşmadığını vurguladınız. Birçok kişi bunu taviz vermek olarak görür. Bu konuda tarafsızlığın neden sorun olduğunu açıklayabilir misiniz?
Bence bu önemli bir soru, ancak 1960'larda (Vietnam Savaşı’ndaki insan hakları ihlallerini yargılamak amacıyla kurulmuş) Russell Mahkemesinden bu yana tüm halk mahkemelerinin yerleşik düzenin bariz bir yanlışlığı veya bariz bir suçu ele almadaki başarısızlığına öfkelenen kişiler tarafından kurulduğu doğru. Bu durum, bu tür bir sivil toplum girişiminin organize edilmesi, finansmanı ve düzenlenmesi için büyük çaba sarf etmeye değmeyeceği konusundaki bir şüpheden kaynaklanmıyor. Mahkeme, hükümetlerin, devletlerin ve uluslararası kurumların sisteminin dünya halklarını hayal kırıklığına uğrattığına inanmasaydı, bu kadar çaba sarf etmezdi. Dolayısıyla tarafsız olmadığını kabul ediyor. Bu durum, suçların ele alınmadan işlendiği, insanların bu durumda haksız yere acı çektiği ve sadece sivil toplumun bu cezasız kalan suçları ele alabileceğine yönelik partizan bir inançtan kaynaklanıyor. Bu, cezasız suçlu davranışı. Bu ahlaki bir zorunluluk ve bu yüzden yasal bir jüri değil, vicdan jürisi vardır. Bu, Filistin mücadelesi adına sadece ahlak çağrısına yanıt vermekle kalmıyor, aynı zamanda insanlık adına da bir çağrı yapıyor. Bu durum, bir yandan Gazze'deki soykırıma yönelik somut bir yanıt olurken diğer yandan da dünya çapında karşılanmamış ve tüm insanlığı ilgilendiren zorlukların bir metaforu oluyor.
Dünyanın en önde gelen uluslararası hukuk profesörlerinden biri olarak, Batı'nın uluslararası hukuktan sapması hakkında ne düşünüyorsunuz? Avrupa ülkelerinde bir taraftan coşkulu Filistin'e destek gösterileri var ama bir taraftan toplantı ve gösteri hakları dahi konu Filistin olunca yasaklanabiliyor?
Batı'nın Rusya-Ukrayna savaşına ve Gazze soykırımına verdiği tepkiler arasındaki çelişkilerle çok net şekilde ortaya çıkan şey, uluslararası hukuka ilişkin ahlaki ikiyüzlülüktür. Uluslararası hukuk, düşmanlar veya rakipler için bir politika aracıdır, ancak dostlara ve müttefiklere uygulanması durumunda bir politika engeli haline gelir. Ve bu hukuk değildir. Hukuk, eşit olanların eşit muamele görmesini öngörüyor, ancak Batı Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısına bu kadar farklı davranarak, İsrail'in soykırımına karşı tepkisini kışkırttı. Böylece sadece görmezden gelmekle kalmadı, aynı zamanda finansman, silah ve diplomatik koruma ile destek verdi. Bu durum, uluslararası hukukun fırsatçı bir bakış açısıyla, düşmanlarla yüzleşmede işe yarayan bir devlet propagandası olarak görüldüğünü, ancak tartışmalı çatışmalara karışan dost güçlerle ittifakları güçlendirmeye çalışırken göz ardı edilebileceğini gösteriyor.
Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung: Türkiye, Kore için stratejik bir ortaktır
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın davetine icabetle Türkiye'ye devlet ziyareti gerçekleştirecek Lee, ziyareti öncesi muhabirin sorularını yazılı cevapladı.
Kore Savaşı'nda Türk-Kore askerlerinin omuz omuza savaştığını belirten Lee, iki ülkeyi "kan bağıyla bağlı kardeş" ülkeler olarak tanımladı.
Lee, ülkesinin "kardeş ülke Türkiye" ile stratejik ortaklığını önemsemeye ve güçlendirmeye devam edeceğinin altını çizerek, Türkiye'nin Avrupa, Orta Doğu, Avrasya ve Afrika'yı birbirine bağlayan benzersiz stratejik konuma sahip olduğunu ifade etti.
"Kore için Türkiye, küresel ölçekte inovasyon, yatırım ve rekabet için işbirliği yaptığı stratejik bir ortaktır." ifadesini kullanan Lee, iki ülkenin güçlü yönlerinin birbirini mükemmel şekilde tamamladığını, Türkiye'nin, insansız hava sistemlerinde küresel liderlik konumuna ulaştığını aktardı.
Lee, ülkesinin Kuzey Kore ile ilişkilerini değerlendirmesinde, Kore Yarımadası'ndaki düşmanlık ve çatışmanın ötesine geçerek, barış içinde bir arada yaşamayı ve ortak refahın hakim olduğu yeni bir dönem başlatmak istediklerini belirterek, "Yeniden birleşme, nihai hedefimiz olmaya devam etmektedir. Şu anda Kore Yarımadası'ndaki ilişkiler önemli zorluklarla karşı karşıyadır. Tüm iletişim kanalları dondurulmuş ve güven zedelenmiştir. Bu nedenle diyaloğun yeniden kurulması benim en önemli önceliklerimden biridir. Kuzey Kore ile her an, her kanaldan diyalog kurmaya hazırız ve diyalog kapısı açık kalacaktır." yorumunu yaptı.

Röportajın ayrıntıları şöyle:
Türkiye ve Kore Cumhuriyeti, genellikle "kanla kurulan bir ilişki" olarak anılan derin tarihi bağlara sahip. Sayın Başkan, bugün bu özel ortaklığı daha da derinleştirmek için en büyük potansiyeli hangi alanların barındırdığını düşünüyorsunuz?
Kore ve Türkiye, özgürlük ve demokrasiyi savunmak için omuz omuza savaşmış, kan bağıyla bağlı kardeş ülkelerdir. 1950 yılında, Kore ile diplomatik ilişkiler kurmadan önce bile Türkiye, Kore Savaşı'nda savaşmak üzere 20 binden fazla asker göndermiştir. Bu fedakarlık ve dayanışmanın hatırası, iki ülke arasında derin bir güven ve dostluk ortamı yaratmış, siyaset, ekonomi ve kültür gibi çok çeşitli alanlarda karşılıklı yarar sağlayan işbirliği ve kalkınma için sağlam bir temel oluşturmuştur.
Pratik açıdan da iki ülkenin endüstri yapıları birbirini doğal olarak tamamlayarak teknoloji, üretim ve satış alanlarını kapsayan kesintisiz bir tedarik zinciri oluşturmaktadır. Kore, ileri teknolojiler ve hassas imalat alanlarında rekabet gücüne sahipken, Türkiye sağlam bir üretim tabanına ve mükemmel pazar bağlantılarına sahiptir.
Örneğin, savunma sanayisinde ikili işbirliği oldukça canlı olup, ortak üretim, teknolojik işbirliği ve personel eğitimi değişimini içeren bir dizi projeyi de kapsamaktadır. Güçlü savunma ortaklığımızın tipik bir örneği, Altay Ana Muharebe Tankı üretim programıdır. Hem Kore hem de Türkiye, önde gelen savunma güçleri olma yolunda ilerlerken, bu alandaki işbirliğini karşılıklı güvenle genişletmeye devam edebileceğimizi umuyorum.
Şimdiye kadar biriktirdiğimiz işbirliği deneyimini temel alarak, işbirliğimizin kapsamını nükleer enerji, biyosağlık, dijital dönüşüm, yeni ve yenilenebilir enerji ve yapay zeka gibi geleceğe yönelik endüstrileri de içerecek şekilde genişletmeyi hedefliyoruz.
Nükleer enerji sektöründe, Kore şirketlerinin Türkiye'nin Sinop Nükleer Güç Santrali projesine katılımı konusunda görüşmeler devam etmektedir. Kore'nin dünya standartlarındaki nükleer teknolojisi ve operasyonel güvenlik yetenekleriyle Türkiye'nin nükleer enerji gelişimine önemli katkılar sağlayacağını umuyorum.
Biyosağlık sektöründe de anlamlı işbirliği görüyoruz. Kore'nin SK Plasma şirketi, Türkiye'nin kan ürünlerinde kendi kendine yeterlilik hedefine ulaşma girişimine katılmaktadır ve bunun biyoyapı sektöründe ikili işbirliğine daha da ivme kazandıracağını umuyorum.
Gelecek dönemlerde Kore, kan bağlarıyla bağlı kardeş ülke Türkiye ile stratejik ortaklığını önemsemeye ve güçlendirmeye devam edecektir. Her iki ülkenin, birlikte çalışarak müreffeh bir gelecek inşa etmesini, bölgenin ve uluslararası toplumun istikrarına katkıda bulunmasını sabırsızlıkla bekliyorum.

"Türkiye, Kore şirketleri için vazgeçilmez ortak"
Kore şirketleri, Türkiye'de otomotiv, inşaat, enerji ve elektronik gibi çeşitli sektörlerde aktif olarak faaliyet gösteriyor. Özellikle Türkiye, Asya, Avrupa, Kafkasya ve Afrika'yı birbirine bağlayan stratejik bir üretim ve yatırım merkezi olarak giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu bağlamda, Kore şirketleri, Türkiye'deki yatırımlarını genişletmeyi planlıyor mu?
Türkiye, Avrupa, Orta Doğu, Avrasya ve Afrika'yı birbirine bağlayan benzersiz bir stratejik konuma sahiptir. Güçlü sanayi tabanı, vasıflı iş gücü ve geniş ticaret anlaşmaları ağıyla Türkiye, Kore şirketleri için vazgeçilmez ortak ve küresel tedarik zincirlerinde giderek daha önemli bir merkez haline gelmiştir.
Kore şirketleri, otomotiv, elektronik, inşaat ve malzeme gibi alanlarda Türkiye ekonomisine şimdiden önemli katkılar sağlamıştır. Hyundai, Samsung, POSCO ve Hyosung gibi şirketler, 4,6 milyar dolar tutarında doğrudan yatırımlarla ihracatı güçlendirmiş ve istihdam yaratmıştır.
Bu yatırımlar, çok çeşitli sektörlerde somut sonuçlara dönüşmüş ve işbirliğimizin gerçek ve ortak faydalar sağladığını göstermiştir.
Bu başarıdan yola çıkarak, Kore şirketleri şimdi yüksek değerli sektörlerdeki varlıklarını derinleştirmeyi hedeflemektedir. Bunlar arasında elektrikli araçlar, savunma teknolojileri ve biyosağlık gibi Kore'nin ileri düzey yetenekleri ile Türkiye'nin büyüyen endüstriyel ekosisteminin güçlü bir sinerji yaratabileceği alanlar bulunmaktadır. Örneğin, Hyundai'nin 2026'da Türkiye'de tam elektrikli araç üretimine başlama kararı, tedarik zincirlerimizi Avrupa'ya daha da bağlayacak ve küresel ölçekte temiz mobiliteye geçişi destekleyecektir.
Benzer şekilde, tıbbi teknolojiler ve ilaç alanındaki işbirliği de yeni kapılar açmaktadır. Plazma kaynaklı ilaç girişimi gibi projeler, iki ülkenin sağlık güvenliğini güçlendirmek için nasıl birlikte çalışabileceğini göstermektedir.
Kore için Türkiye sadece bir üretim sahası değildir. Kore için Türkiye, inovasyon yapmayı, yatırım gerçekleştirmeyi ve küresel ölçekte rekabetimizi artıracak stratejik bir ortaktır. Özel sektörlerimizin, geleceği şekillendirecek yeni gelişen sektörlerde işbirliğini genişletmeye devam etmesini sabırsızlıkla bekliyorum.
"Türkiye, insansız hava sistemlerinde küresel liderlik konumuna ulaştı"
Son yıllarda Türkiye ve Kore arasında savunma sanayi ve ileri teknolojiler alanında işbirliği yoğunlaştı. Bunun en önemli örneği, Altay Ana Muharebe Tankı motoru projesi. Bu bağlamda şu anda görüşülmekte olan yeni ortak savunma projeleri veya stratejik anlaşmalar var mı? İki ülke arasındaki savunma işbirliğinin kapsamı hakkında ayrıntılı bilgi verebilir misiniz?
Kore motoruyla donatılmış Türkiye'nin ilk seri üretim Altay Ana Muharebe Tankının piyasaya sürülmesi, iki ülkemizin birlikte neler başarabileceğinin güçlü bir örneğidir. Bu, Türkiye ve Kore'nin savunma sektörüne kattığı derin güveni ve yüksek teknoloji kapasitesini yansıtmaktadır.
Güçlü yönlerimiz birbirini mükemmel şekilde tamamlamaktadır. Türkiye, insansız hava sistemlerinde küresel liderlik konumuna ulaşmıştır. Kore ise tanklar, topçu ve deniz araçları gibi gelişmiş platformlarda üstünlük sağlamaktadır. Bu durum, her iki ülkenin avantajlarını bir araya getiren önemli işbirliği potansiyeli yaratmaktadır.
Geleceğe baktığımızda, ortaklığımızı yeni nesil savunma teknolojileriyle genişletebileceğimize inanıyorum. İnsansız sistemleri geleneksel platformlarla entegre ederek, hareket kabiliyeti ve koruma teknolojilerini geliştirerek ve sektörlerimizin ortaklaşa inovasyon yapabileceği yeni alanlar keşfederek bunu başarabiliriz.
Cumhurbaşkanı olarak, Kore ve Türkiye arasında güvenliğimizi güçlendiren, teknolojik yetkinliklerimizi ilerleten ve iki ülkenin ötesinde istikrara katkıda bulunan, geleceğe yönelik bir savunma ortaklığını desteklemeye kararlıyım.
"Türk vatandaşlarının Kore'ye seyahatini daha kolay hale getirmek için bir dizi adım attık"
Kovid-19 salgını nedeniyle bazı Türk vatandaşları Kore'nin Elektronik Seyahat İzni (K-ETA) sistemini kullanışsız buluyor. K-ETA'nın belirli ülkeler için zorunlu olmadığı göz önüne alındığında, Türkiye'yi bu zorunluluktan muaf tutma planı var mı?
Kore, Türkiye ile halklar arası bağları güçlendirmeye büyük önem vermektedir ve bazı Türk yolcuların K-ETA sisteminin kimi yönlerini rahatsız edici bulduklarının farkındayız. Bu nedenle hükümetimiz, Türk vatandaşlarının Kore'ye seyahatini daha kolay ve kullanıcı dostu hale getirmek için bir dizi adım atmıştır.
Buna yanıt olarak grup başvuruları yoluyla başvuru sürecini basitleştirdik, dil desteğini Türkçeyi de içerecek şekilde genişlettik ve izinlerin geçerlilik süresini 3 yıla uzattık. Ayrıca 17 yaşın altındaki çocuklar ile 65 yaşın üzerindeki yolcular K-ETA şartından muaftır.
K-ETA, vize muafiyeti olan ülkelerin tüm vatandaşları için geçerlidir, güvenli ve verimli giriş prosedürlerini sağlamak açısından önemli bir amaca hizmet etmektedir. Kore, sınırlı sayıda ülke için K-ETA şartını geçici olarak kaldırmış olsa da bu muafiyetlerin gelecek yıl sona ermesi planlanmaktadır ve bu geçici muafiyetlerin genişletilmesine yönelik acil bir plan bulunmamaktadır.
Ancak Türkiye, Kore için uzun süredir dost ve güvenilir bir ortaktır, kültür ve turizmden ticaret, yatırım ve ileri sanayiye kadar birçok alanda işbirliğimiz büyümeye devam etmektedir. İlişkilerimiz genişledikçe seyahatin kolaylaştırılmasının önemini tam olarak anlıyoruz.
Halklarımız arasındaki daha kolay etkileşimlerin de desteğiyle, iki ülke arasındaki yakın dostluğun büyümeye devam edeceğinden eminim.
"Geçen yıl itibarıyla ikili ticaret 2013 yılına kıyasla 1,5 kattan fazla arttı"
Türkiye ile Kore arasındaki ticaret dengesinin iyileştirilmesi konusunda hangi önlemlerin alınması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Kore-Türkiye Serbest Ticaret Anlaşması 2013 yılında yürürlüğe girdiğinden bu yana, ikili ticaretimiz önemli ölçüde artmıştır. Geçen yıl itibarıyla ikili ticaret 2013 yılına kıyasla 1,5 kattan fazla artmıştır.
Bu durum, anlaşmanın iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin genişletilmesi için güçlü bir temel oluşturduğunu göstermektedir. Aynı zamanda Türkiye'nin süregelen ticaret dengesizliği konusundaki endişelerini de tam olarak anlıyoruz.
Bu konuyu daha geniş bir bağlamda ele almak önemlidir. Kore'nin Türkiye'ye ihracatındaki büyümenin büyük bir kısmı, Türkiye'nin imalat ve endüstriyel gelişimini destekleyen sermaye malları ve ara girdiler tarafından sağlanmıştır. Türkiye, kendi üretim ve ihracat kapasitesini genişlettikçe, bu mallara olan talebi de doğal olarak artmıştır. Bu anlamda ticaret yapımız, Türkiye'nin devam eden sanayileşmesi ve artan küresel rekabet gücünü de yansıtmaktadır.
Kore şirketleri, Türkiye'ye 4 milyar ABD dolarından fazla yatırım yaparak, istihdam yaratarak, teknoloji transferi yaparak ve otomotiv, elektronik ve malzeme gibi kilit sektörlerin güçlenmesine yardımcı olarak bunu tamamlamıştır. Ticaret ve yatırım birlikte değerlendirildiğinde, ekonomik ilişkilerimiz basit ticaret istatistiklerinin gösterdiğinden çok daha dengeli ve karşılıklı olarak faydalı hale gelmektedir.
Bununla birlikte her iki taraf için de adil ve sürdürülebilir ticaret yapısına doğru ilerlemenin öneminin farkındayız. Tarım gibi bazı sektörler, Kore için hassas iç meseleler içermektedir ve pazarın hızlı şekilde açılması zordur. Ancak bu, ilerlemenin imkansız olduğu anlamına gelmez. Ticaret heyetleri, tanıtım etkinlikleri, fuar ve sergilere daha fazla katılım dahil olmak üzere, yüksek kaliteli Türk ürünlerinin, Kore pazarındaki varlığını genişletmek için pratik yollar araştırıyoruz.
Sonuçta önemli olan kısa vadeli rakamların dengesi değil, ekonomik işbirliğimizin her iki ülkenin sanayisini güçlendirip güçlendirmediği ve bizi gelecekteki büyümeye hazırlayıp hazırlamadığıdır. Türkiye, Kore için stratejik bir ortaktır ve Avrasya bölgesinde önemli bir merkezdir. Hükümetim, ekonomik ilişkilerimizi daha dengeli, ileriye dönük ve karşılıklı olarak faydalı bir yönde geliştirmeye kararlıdır.
"(İşbirliği alanı) En büyük potansiyeli inşaat ve altyapı sektörlerinde görüyorum"
Türkiye ve Kore şirketlerinin üçüncü ülkelerde, özellikle Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya'da ortak projeler gerçekleştirebileceği sık sık dile getiriliyor. Enerji ve altyapı sektörlerindeki önemli fırsatlar göz önüne alındığında, iki ülkenin şirketlerinin yakın zamanda bu bölgelerde ortak yatırımlar gerçekleştireceğini bekleyebilir miyiz?
Kore Cumhuriyeti ve Türkiye, yakın işbirliği sayesinde birlikte önemli sonuçlar elde etmiştir. İki ülkenin güçlü yanlarını birleştirerek ve işbirliği sayesinde edindiğimiz deneyim ve yetenekleri kullanarak üçüncü ülke pazarlarında da büyük bir sinerji yaratabileceğimize inanıyorum.
En büyük potansiyeli inşaat ve altyapı sektörlerinde görüyorum. Türkiye'nin inşaat sektörü dünya çapında tanınmaktadır. Türk şirketlerinin en güçlü yönleri arasında zengin saha deneyimi, olağanüstü inşaat yetenekleri ve Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya'yı kapsayan geniş ağları yer almaktadır.
2023'teki yıkıcı depremin ardından büyük ölçekli yeniden inşa projelerinin hızlı şekilde hayata geçirilmesinde, Türkiye'nin olağanüstü dayanıklılığını bir kez daha gözlemledik.
Kore şirketleri de bu alana kendi güçlerini katabilir. Kore, ileri mühendislik teknolojileri, sistematik proje planlama ve kalite yönetimi ile proje finansmanı (PF) ve diğer sermaye mobilizasyon yetenekleri konusunda dünya çapında rekabet gücüne sahiptir.
Her iki ülkenin güçlü yönlerini ve rekabet avantajlarını birleştirip "tek bir ekip" oluşturarak, en ideal ortaklığı sağlayabiliriz.
Bu tür bir işbirliği, Türkiye topraklarında zaten başarıyla kanıtlanmıştır. Dünyanın en uzun asma köprüsü olan 1915 Çanakkale Köprüsü, Avrasya Tüneli ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Kore teknolojisi ile Türkiye'nin vizyonunun birleşimini gösteren muhteşem başarılar olarak öne çıkmaktadır.
İki ülkenin şirketleri, birbirlerini tamamlayan güçlü yönlerini ve karşılıklı güvenlerini kullanarak, Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya gibi üçüncü ülke pazarlarını birlikte ele geçirebilir ve sözleşme kazanımında önemli bir rekabet avantajı elde edebilir.
Ayrıca iki ülkenin Ukrayna ve Suriye'deki yeniden inşa çalışmaları gibi karmaşık, büyük ölçekli altyapı projelerinde en etkili ortaklar haline gelebileceğine inanıyorum. Bu, sadece ticari bir başarıdan öte bu bölgelerde sürdürülebilir kalkınma ve barışa katkıda bulunan örnek bir işbirliği modeli olacaktır.
İki ülke (Türkiye-Kore), üçüncü ülkelere bu tür ortak girişimleri kolaylaştıracak kurumsal ve mali destek önlemlerini araştırmak ve somut işbirliği modelleri belirlemek için birlikte çalışmalıdır.
"İki ülke arasında nükleer sektördeki işbirliği henüz erken aşamada olsa da potansiyel çok büyük"
Türkiye'nin, küçük modüler reaktörler (SMR) gibi yeni nesil nükleer teknolojileri de içeren ikinci nükleer santral projesi konusunda Kore şirketleriyle görüşmelerde bulunduğu bildiriliyor. Kore'nin bu alanda ne tür bir işbirliği düşündüğünü ve nükleer enerji sektöründe Türkiye ile işbirliği konusunda belirli hedeflerini ayrıntılı olarak açıklayabilir misiniz?
Türkiye, yeni nükleer santrallerin inşası için çeşitli seçenekleri değerlendiriyor ve Kore şirketlerinin olası işbirliği konusunda Türk muhataplarıyla görüşmelerde bulunduğunu biliyoruz.
Kore, Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Barakah Nükleer Santrali'nin başarıyla tamamlanması ve Avrupa'daki yeni projelere katılımı da dahil olmak üzere, son 20 yılda bu alanda güçlü bir geçmişe sahiptir. Bu deneyim, Kore'nin karmaşık projeleri güvenli ve verimli şekilde gerçekleştirebilen güvenilir ortak olabileceğini göstermektedir.
Kore şirketleri, nihayetinde Türkiye'nin nükleer santral projelerine katılırsa, bu girişimlerin "zamanında ve bütçeye uygun" olarak ilerlemesini sağlayarak en uygun ortak olarak hizmet edeceklerdir. İki ülke arasındaki nükleer sektördeki işbirliği, profesyonel yetiştirme ve altyapı inşa etme dahil olmak üzere çok çeşitli alanlara yayılabilir. Kore'nin yaklaşımı sadece santral inşa etmekle kalmayıp, ortak ülkelerin genel nükleer ekosistemlerini güçlendirmelerine yardımcı olmaya da odaklanmıştır.
Kore, küçük modüler reaktörler gibi yeni nesil teknolojileri de geliştirmektedir. i-SMR tasarımımız standart onay sürecine doğru ilerlemektedir ve 2030'ların ortalarında ticarileştirilmeye hazır hale gelmesi beklenmektedir. Türkiye, SMR teknolojilerini benimsemek için kendi yolunu değerlendirirken, Türkiye'nin planları net bir şekilde şekillendiğinde bilgi paylaşmaya ve gelecekteki işbirliği olanaklarını keşfetmeye hazırız.
İki ülke arasında nükleer sektördeki işbirliği henüz erken aşamada olsa da potansiyel oldukça büyüktür. Hükümetimiz, şirketlerimiz ve Türkiye'nin enerji otoriteleri arasında yapıcı görüşmeleri desteklemeye devam edecek ve Türkiye'nin enerji güvenliğini güçlendiren ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik eden bir şekilde ortaklığımızı genişletmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.
"Kuzey Kore ile her an, her kanaldan diyalog kurmaya hazırız"
Kore Yarımadası'nda kalıcı barış, bölgesel istikrar için çok önemli. Görev süreniz boyunca bu konuyla ilgili somut planlarınızı paylaşır mısınız? Ayrıca, "birleşik Kore" fikri şu anda hükümet ve halk tarafından önemli bir hedef olarak mı görülüyor, yoksa daha çok sembolik bir kavram haline mi geldi? Son olarak Kuzey Kore ile diyaloğu yeniden başlatmak için somut planlarınız veya izleyeceğiniz bir yön var mı?
Kore Yarımadası'nın bölünmesi, 70 yılı aşkın bir süredir halkımızın hayatını şekillendirmiştir ve bu tarihin acısı hala üzerimizde ağır bir yük oluşturmaktadır. Kalıcı barışın sağlanması sadece Kore için değil, tüm Kuzeydoğu Asya'nın istikrarı için de hayati önem taşımaktadır.
Hükümetimin vizyonu açıktır, Kore Yarımadası'ndaki düşmanlık ve çatışmanın ötesine geçerek, barış içinde bir arada yaşama ve ortak refahın hakim olduğu yeni bir dönem başlatmak istiyoruz. Bu amaçla "E.N.D. Girişimi" adını verdiğimiz, Değişim, Normalleşme ve Nükleer Silahsızlanma'yı genişletmeyi amaçlayan kapsamlı bir çaba yürütüyoruz. Sürdürülebilir barışa ulaşmak için bu 3 unsur birlikte ilerlemelidir.
Yeniden birleşme nihai hedefimiz olmaya devam etmektedir. Bu sadece bir ideal değil, aynı zamanda Kore Anayasası'nda yer alan bir görevdir. Ancak hükümetimiz, tek taraflı birleşme yolunu izlememektedir; bunun yerine, Yarımada'daki tüm Korelilerin demokratik iradesine uygun, barış içinde bir arada yaşama ve karşılıklı kalkınma yoluyla kademeli ve aşamalı yeniden birleşme hedefliyoruz.
Şu anda, Kore Yarımadası'ndaki ilişkiler önemli zorluklarla karşı karşıyadır. Tüm iletişim kanalları dondurulmuş ve güven zedelenmiştir. Bu nedenle, diyaloğun yeniden kurulması en önemli önceliklerimden biridir. Kuzey Kore ile her an, her kanaldan diyalog kurmaya hazırız ve diyalog kapısı açık kalacaktır.
Barış için vazgeçilmez ortağımız olan ABD ile de yakın işbirliği içindeyiz. ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasındaki zirve toplantıları da dahil geçmişteki ABD-Kuzey Kore ilişkilerinin tarihi, üzerine inşa edilebilecek yararlı dersler ve bir temel sunmaktadır. Başkan Trump ve ben, diyaloğun yeniden başlaması için doğru ortamı nasıl yaratabileceğimiz konusunda yakın işbirliği içindeyiz ve Kore, gerektiğinde yapıcı ve kolaylaştırıcı rol oynamaya hazır. Bu bağlamda, Başkan Trump'tan "barış elçisi" olmasını rica ettim ve "barış öncüsü" olarak desteğimi sundum.
Barışın ulaşılamaz olduğunu düşünmüyorum. Tüm tarafların kararlılığı ve işbirliği ile güveni yeniden inşa edebilir, iletişimi yeniden başlatabilir ve istikrarlı, barışçıl ve nihayetinde birleşik bir Kore Yarımadası için anlamlı adımlar atabiliriz. Yönetimim bu hedefe ulaşmak için yorulmadan çalışmaya devam edecektir.
"Kore Yarımadası'nda barışı sağlamak için Başkan Trump ile yakın işbirliği içinde çalışmaya kararlıyım"
Kuzey Kore son zamanlarda nükleer geliştirme programını güçlendirdiğinden, Güney Kore'nin kendi nükleer silahlarını edinerek buna yanıt vermesi yönünde kamuoyunda çağrılar artıyor. Güney Kore, kendi nükleer silahlarını geliştirmeyi planlıyor mu?
Ağustostaki ABD ziyaretim sırasında, 26 Ağustos'ta Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde bir konuşma yaptım. Bu konuşmada, Kuzey Kore nükleer sorununu çözmek ve Kore Yarımadası'nda barışı sağlamak için Başkan Trump ile yakın işbirliği içinde çalışmaya kararlı olduğumu vurguladım. Ayrıca Kore Yarımadası'nda Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) kapsamındaki yükümlülüklerin tam yerine getirilmesi gerektiğini ve Güney Kore'nin NPT rejimine bağlı kalarak nükleer silahsızlanma taahhüdünü sürdüreceğini vurguladım.
Bu nedenle, Güney Kore hükümetinin NPT rejimi kapsamında nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve nükleer enerjinin barışçıl kullanımı ilkelerini tutarlı şekilde desteklediğini temin etmek isterim.
Kuzey Kore'nin nükleer ve füze programlarının oluşturduğu tehdit devam ederken, hükümetimiz halkın güvenliğini en önemli önceliği olarak görmeye devam etmektedir. Bu amaçla herhangi bir provokasyona etkili şekilde caydırıcı ve müdahale edici kapasitemizi artırmak için Güney Kore-ABD genişletilmiş caydırıcılığını daha da güçlendiriyor ve kendi 3K Savunma Sistemimizi sürekli olarak geliştiriyoruz.
"Komşumuz Çin ile ilişkilerimizi de dengeli şekilde yönetmeliyiz"
Çin ve ABD arasındaki rekabet yoğunlaşıyor ve bu iki gücün çatışması, Kore Yarımadası'nı doğrudan etkiliyor. Kore'nin bu iki ülke arasında ne tür bir diplomatik denge peşinde olduğunu ve bu konuda hangi stratejik yönelimi belirlediğini sormak istiyorum.
Küresel durum hızla değişirken, ABD ve Çin arasında diplomatik denge peşinde olmak yerine, rekabet, işbirliği ve zorluklarla ilgili son gelişmeleri çevik ve çok yönlü bir anlayışla değerlendirerek, Güney Kore'nin ulusal çıkarlarına odaklanarak çeşitli acil sorunlara yanıt vermeyi amaçlıyoruz.
Dış politikamızın temel taşı olan Güney Kore-ABD ittifakını sağlamlaştırmaya devam ederken, komşumuz Çin ile ilişkilerimizi de dengeli şekilde yönetmeliyiz. Gerçek şu ki ABD, Çin ile rekabet ve çatışma halinde olmakla birlikte, Çin ile işbirliği ve uyum içinde de çalışmaktadır. Bu bağlamda, birbirini dışlayan yaklaşımlar yerine, Güney Kore-ABD ittifakını güçlendirmeye ve Güney Kore-Çin ilişkilerini uyumlu şekilde ilerletmeye devam edebileceğimizi umuyorum.
Çin ile uzun süredir devam eden ekonomik işbirliği, ekonomik büyümemize önemli katkı sağlamıştır. Çin, en büyük ticaret ortağımız ve istikrarlı tedarik zinciri sağlamak için vazgeçilmez bir ortak olmaya devam etmektedir. Ancak geçmişten farklı olarak, Çin'in endüstriyel rekabet gücü ve en son teknolojideki ilerlemeleri, iki ekonominin ilişkisinde dikey tamamlayıcılıktan yatay rekabete doğru bir kaymaya neden oldu. Bu nedenle, bundan böyle endüstriyel rekabet gücümüzü artırmaya çalışırken, aynı zamanda Çin ile yatay işbirliğini teşvik edebilecek yeni büyüme motorları geliştirmeye öncülük etmeliyiz.
Amerika Birleşik Devletleri ile ekonomik işbirliğimizi, gemi inşa, biyosağlık ve yapay zeka gibi çeşitli alanları da kapsayacak şekilde genişletiyoruz. Bu, endüstrilerimizin rekabet gücünü artırmaya ve ekonomimizi daha ileriye taşımaya katkıda bulunacaktır. Ancak bunun beraberinde getirdiği bir zorluk da var, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük ölçekli yatırımlarımızın, yerli endüstrilerimizin boşalmasına yol açmamasını sağlamalıyız.
Güvenlik açısından, Kuzeydoğu Asya'da silahlanma yarışı gibi bir çatışma durumunun ortaya çıkmasının istenmeyen bir durum olacağına inanıyorum. Kuzey Kore'nin nükleer ve füze tehditlerine karşı koymak için, Güney Kore-ABD ittifakını geleceğe yönelik kapsamlı bir stratejik ittifaka dönüştürmeyi ve aynı zamanda Çin ile dostane ilişkilerimizi sürdürmeyi ve geliştirmeyi amaçlıyoruz. Böylelikle Kuzeydoğu Asya'daki gerilimleri azaltmak ve ortak refahı teşvik etmek için bir "köprü" görevi görebileceğiz. Dahası, küresel istikrar ve refaha da katkıda bulunabileceğimize inanıyorum.
"Türkiye'de K-güzellik ürünlerine olan talep artmaya devam ediyor"
Son yıllarda Güney Kore, K-Pop, film ve ilgili teknolojiler dahil olmak üzere çeşitli kültürel ve teknolojik alanlarda aktif olarak faaliyet göstermekte ve yumuşak gücüyle küresel etki kazanıyor. Kore'nin kültürel etkisinin dış politikasına nasıl fayda sağladığını ve Kore hükümetinin bunu diplomatik stratejilerinde nasıl kullandığını sormak istiyorum.
Kore kültürü, teknolojisi ve diğer yumuşak güç biçimlerinin dünya çapında insanların kalbini fethetmesi çok sevindirici ve cesaret verici. Türkiye'de K-güzellik ürünlerine olan talebin artmaya devam ettiğini, K-pop ve K-diziler dahil K-içeriklerin de özellikle genç nesil arasında büyük popülerlik kazandığını biliyorum.
Sözde K-içeriğinin ilettiği mesajlar ile dış politikamızın ve daha geniş anlamda Güney Kore'nin hedefleri arasındaki uyumu vurgulamak isterim.
Bu hedefler arasında özgürlük, yenilikçilik, dinamizm ve çeşitlilik yer almaktadır. Son zamanlarda dünya çapında popüler olan K-Pop Demon Hunters adlı animasyon filmi, bizim peşinde olduğumuz değişim ve kapsayıcılığın gücünü örneklemektedir. K-içeriğinin, hepimizin birlikte çabalamamız gereken bu değerleri somutlaştırdığına inanıyorum. Çeşitli biçim ve hikayelerle ifade edilen bu değerler, küresel olarak yankı bulmakta ve olumlu tepkiler almaktadır.
G-20 Zirvesi'nde, "Kimseyi Geride Bırakmayan Kapsayıcı ve Sürdürülebilir Büyüme", "Dayanıklı Bir Dünya" ve "Herkes İçin Adil Bir Gelecek" temaları altında dünyaya gelecekteki büyüme vizyonunu sundum. Çok taraflılığın yeniden tesis edilmesine ve uluslararası toplumun refahına katkıda bulunma taahhüdümü ifade ettim.
Bu vizyon, K-içeriğinde yer alan değerleri de yansıtmaktadır. K-içeriğinin dünya çapında ilgi ve saygı görmesi gibi, Kore'nin diplomatik vizyonunun da daha geniş kitlelerce tanınmasını ve daha geniş yankı bulmasını umuyorum.
Sanatçı Melihat Gülses: Beni bu ülkeye tanıtan şarkı "Günaydınım Narçiçeğim" oldu
Yorumu, klasik üsluba bağlılığı ve sahnedeki duruşuyla uzun yıllardır dinleyicilerin beğenisini kazanan Melihat Gülses'in müziğe ilgisi çocukluk yıllarında başladı.
Sanatçı, eğitimini bu alanda derinleştirerek İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarından mezun oldu.
Klasik Türk musikisinin temel disiplinlerini ustalarından öğrenen Gülses, geleneği yalnızca tekrar eden değil, onu anlayarak aktaran bir yorumcu olmayı benimsedi. Bu yaklaşım, sesinde olduğu kadar sahne duruşunda ve repertuvar seçimlerinde de belirleyici oldu.
"İstanbul'dan Atina'ya Türküler", "Musikişinas Tüccarlarımız", "Miras-İbrahim Bodur Güftelerinden Şarkılar", "Eşber Yağmurdereli Şarkıları", "Ata'mızın Sevdiği Şarkılar"ın da aralarında bulunduğu birçok albüme imza atan sanatçı, 2002'de İncesaz'ın "Çok Aşığın Var Diyorlar" adlı eserin de yer aldığı "Eylül Şarkıları" adlı ikinci albümünde solist olarak yer aldı.
TRT başta olmak üzere birçok önemli kurumda icracı kimliğiyle yer alan usta sanatçı, müzik hayatının başlangıcını ve sanat serüvenini anlattı.

"TRT'nin 1981'de açtığı sınavla İstanbul Radyosuna girdim"
Müzikal yolculuğunuz ilk olarak nasıl başladı?
Bir kere doğuştan yeteneklisiniz, Allah cebinize bir avuç lokumu koymuş göndermiş. Böyle olunca o yetenek de fark edildi. Ailede müzikle uğraşan, kanun çalan bir baba var ve o babanın meşklerinde, gittiği müzikli toplantılarda siz de olduğunuz için bir anlamda çok küçücük yaşlarda müziğin içinde kendinizi buluyorsunuz. Zaman içinde de bu durum öyle güzel bir ilerleme kaydediyor ki, bir aşka dönüşüyor.
Konservatuvara giriş süreciniz nasıl oldu?
Lise yıllarında, babamla uzun bir mücadelenin neticesinde konservatuvara başladım. 9 sene süren güzel bir eğitim süreci oldu. Tabii acı tatlı anıları da var. Bir yıl da babamın üniversite okumamı istemesi yüzünden ara vermiştim. Fakat neticede okulu bitirdim. Daha sonra TRT'nin 1981'de açtığı sınavla İstanbul Radyosuna girdim. Dolayısıyla sanat hayatı veya asıl müziği öğrenme çağı o zaman başladı benim için. İyi bir solist olmak adına radyonun arşivinde olan tüm solistlerin Sabite Tur Gülerman, Perihan Altındağ Sözeri, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla ve kendi hocalarım Bekir Sıtkı Sezgin, Alaeddin Yavaşca'nın bütün bantlarını hem dinledik hem de bunlarla evimizde bir arşiv oluşturduk.
Tabii konservatuvar yıllarımda eşimle (Necip Gülses) tanıştım. 6-7 yıl çok iyi arkadaştık. Daha sonra konservatuvarın son yılında evlendik ve bir bebeğimiz oldu. Bugünlere gelmemde eşimin de bana çok büyük katkısı oldu.

"Rol modelim babam oldu"
Müzikle bağınız aslında ilk olarak babanızla başladı değil mi?
Evet, rol modelim babam oldu. Çünkü Türk müziğini babamla tanıdım. Ben Akşehirliyim, Nasreddin Hoca'nın torunuyum. Akşehir halkının da müziğe, sanata önem veren bir tarafı var. O toplumun içinde yetişerek de bugün geldiğim noktayı çok önemserim.
Sanat yolculuğunuzda dönüm noktalarınız var mıdır?
Dönüm noktası değil de mihenk taşı diyebiliriz. Rol model aldığım babamın, bu sanatın içinde aktif yer almamı, şarkı söylememi istememesi ve onunla mücadelem benim için bir dönüm noktası. Hayatımdaki diğer mihenk taşları ise Cinuçen Tanrıkorur ve Bekir Sıtkı Sezgin hocanın talebesi olmak. Ayrıca İbrahim Bodur'un çok büyük desteğini gördüm. Babam da daha sonra, "Benim yapamadıklarımı kızım yaptı." diye albümlerimi dinleyerek son zamanlarını yaşadı. Benimle hep gurur duydu.

Hayatınızda sizi en çok etkileyen ya da sanatınızı dönüştüren bir isim ya da eser var mıydı?
Evet, beni bu ülkeye tanıtan şarkı "Günaydınım Narçiçeğim" oldu. Sözlerini Fevzi Halıcı, hüzünlü bir efsaneden esinlenerek yazmış. Çok eski bir şarkı olmasına rağmen Türk halkı bunu benimle çok sevdi. Hatta bebeklere ninni olarak bile çok söyleyen anneleri bilirim. Bir de İncesaz ile yaptığım "Çok Aşığın Var Diyorlar" şarkısı... Bu şarkının gençlere ulaşması beni hep mutlu etmiştir. İncesaz ile yaptığımız "Eylül Şarkıları" isimli albümden şarkılar da bugün hala gençliğin dilinde.
Sanat hayatınız aktif bir şekilde devam ediyor. Yeni bir proje ve konser var mı?
Birçok konser var. Bir albüm çalışması da var, henüz bitiremedik. İnşallah bu sene bu albümü tamamlamayı düşünüyoruz veya single olarak şarkıları çıkaracağız. Bunun dışında yapmak istediğim tabii ki çok şey var, bakalım hayatımıza ne kadar şey sığdıracağız. Ömür o kadar hızlı geçiyor ki ben de çalışmayı çok seviyorum. Hayatım hep çalışarak geçti. Kızım Neva Gülses de klasik kemençe çalıyor ve onunla da projelerimiz var.
Başarı Hikayeleri
Yerel Haberler
Topluluğumuza Katılın
Türkiye'nin küresel topluluğuyla bağlantı kurun
GENEL
ABONE OLABONE OLYAŞAM REHBERİ
ABONE OLABONE OLTOPLULUĞA SOR
ABONE OLABONE OLTOPLULUK ETKİNLİKLERİ
ABONE OLABONE OLEĞİTİM VE GENÇLİK
ABONE OLABONE OLGÖÇ VE İKAMET
ABONE OLABONE OLİŞ VE KARİYER
ABONE OLABONE OLGAYRİMENKUL VE KONUT
ABONE OLABONE OLBANKACILIK VE FİNANS
ABONE OLABONE OLARAÇLAR VE PAZAR YERİ
ABONE OLABONE OLYEREL HABERLER
ABONE OLABONE OLARAÇ KİRALAMA
ABONE OLABONE OL